Türk çiftçisinin ürettiği ürünün tarlada kalması, maliyetinin altında satılması ya da emeğinin karşılığını alamaması artık yalnızca çiftçinin sorunu değildir. Bu mesele, Türkiye’nin gıda güvenliğini, ekonomisini ve geleceğini doğrudan ilgilendiren büyük bir toplumsal sorundur.
Bir tarafta günlerce, aylarca alın teri döken çiftçi var. Tohum, gübre, mazot, ilaç, elektrik, sulama ve işçilik maliyetleri her geçen gün artıyor. Diğer tarafta ise ürününü hasat ettiğinde karşısında oluşan düşük fiyat var. Çiftçi çoğu zaman “Üretsem zarar ediyorum, üretmesem borcumu nasıl ödeyeceğim?” ikilemine sıkışıyor.
Asıl düşündürücü olan ise bazı dönemlerde Türkiye’de üreticinin ürünü elinde kalırken ithalat yoluna başvurulmasıdır.
Elbette ihtiyaç halinde ve piyasadaki arz açığını gidermek amacıyla yapılan ithalatın ekonomik gerekçeleri olabilir. Ancak üreticinin ürününü satamadığı bir ortamda sürekli ithalata yönelmek, kısa vadede fiyatları dengelemeye çalışırken uzun vadede yerli üretimi zayıflatabilir.
Çünkü çiftçi yalnızca bugünün fiyatına bakmaz. Önündeki sezonun hesabını yapar. “Ektiğim ürün para etmeyecekse neden tekrar ekeyim?” diye düşünür.
İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Bugün tarlada kalan ürün, yarın boş kalan tarlaya dönüşebilir.
Bugün zarar eden çiftçi, yarın üretimden çekilebilir. Üretimden çekilen çiftçinin yerini ise ithalat doldurur. İthalat arttıkça dışa bağımlılık artar, dışa bağımlılık arttıkça da küresel fiyatlara, döviz kuruna ve dış piyasalardaki gelişmelere daha fazla bağımlı hale geliriz.
Bir ülkenin temel gıda ihtiyacında dışa bağımlı hale gelmesi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir risktir.
Türkiye'nin güçlü tarım arazileri, iklim çeşitliliği, su kaynakları ve üretim tecrübesi var. Ancak sahip olduğumuz bu potansiyelin gerçek anlamda avantaja dönüşebilmesi için çiftçinin üretmeye devam etmesi gerekiyor.
Çiftçiye “Üret” demek yetmez.
Çiftçiye, “Ürettiğinde emeğinin karşılığını alacaksın” güvencesini vermek gerekir.
Bunun yolu da plansız üretimden, hasat döneminde ortaya çıkan fiyat krizlerinden ve günü kurtarmaya yönelik politikalardan uzaklaşmaktan geçiyor. Hangi bölgede hangi ürünün ne kadar üretileceği, iç tüketimin ne kadar olduğu, ihracat potansiyelinin ne olduğu ve çiftçinin maliyetinin ne kadar olduğu birlikte değerlendirilmelidir.
Çiftçi, ekimden önce önünü görebilmelidir.
Ürünün tarladan sofraya kadar olan zincirinde üreticinin payı da yeniden sorgulanmalıdır. Çünkü çoğu zaman tarlada düşük fiyatla çıkan ürünün market rafında kat kat daha yüksek fiyatlara satılması, sistemdeki başka bir sorunu da gözler önüne seriyor.
Üreticinin kazanamadığı, tüketicinin ise pahalıya aldığı bir tarım düzeninin sürdürülebilir olmadığı açıktır.
Tarım politikalarının merkezinde yalnızca fiyat değil, üretimin devamlılığı olmalıdır.
Çiftçi toprağını terk ederse onu geri döndürmek kolay olmayacaktır. Boş kalan tarlayı yeniden üretime kazandırmak, kaybedilen üretim kültürünü yeniden oluşturmak yıllar alabilir.
Bu nedenle meseleye yalnızca “Bugün ürünün fiyatı kaç lira?” sorusuyla bakmamak gerekiyor.
Asıl soru şudur:
Türkiye, yarın kendi gıdasını üretebilecek mi?
Eğer çiftçi bugün ürettiği için zarar ediyor, yarın ithalata mahkûm hale geliyorsa burada ciddi bir politika sorgulaması yapmak zorundayız.
Çiftçinin alın teri korunmalıdır. Yerli üretim desteklenmelidir. Üretici ile tüketici arasındaki zincir adil hale getirilmelidir. İthalat ise yerli üreticiyi yok edecek bir araç değil, gerçekten ihtiyaç olduğunda başvurulan bir denge mekanizması olmalıdır.
Çünkü tarım sadece ekonomik bir sektör değildir.
Tarım, bir ülkenin geleceğidir.
Tarlada kalan her ürün bize aslında çok önemli bir uyarı veriyor:
Bugünün çiftçisini korumazsak, yarının sofrasını koruyamayız.